ANKARA - BHA

Haber7.com platformunda yazıları yayımlanan akademisyen Prof. Dr. Zakir Avşar, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan temsilcilerinin Kabe’nin bulunduğu Mekke-i Mükerreme şehrinde hayata geçirdiği Ortak Savunma ve İşbirliği Anlaşması’nın, salt teknik bir askeri düzenleme olarak ele alınmaması gerektiğini vurguladı.

Avşar, kaleme aldığı analizde şu değerlendirmelere yer verdi:

"Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan yetkililerinin Safa Sarayı’nda imza koyduğu bu stratejik metni, yalnızca üç ülkenin savunma kabiliyetlerini artıran teknik bir protokol olarak görmek, belgenin taşıdığı derin stratejik anlamları ve kapsayıcı muhtevasını eksik görmek anlamına gelmektedir.

Söz konusu anlaşma, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya, Körfez bölgesinden Kızıldeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada güvenlik mimarisinin yeniden inşa edildiği bir süreçte, bölgesel aktörlerin ulusal güvenliklerini ortak sorumluluk, kurumsal uyum ve müşterek kapasite oluşturma iradesiyle ele alma kararlılığının somut bir yansımasıdır.

Bu perspektifle bakıldığında Mekke Anlaşması, geleceğin belirsizliklerine karşı daha öngörülebilir, koordineli ve caydırıcı bir güvenlik düzeni kurma arayışının somut bir ifadesidir.

Uluslararası ilişkiler disiplini açısından güvenlik ittifaklarının başlıca işlevi, savaşma kapasitesi üretmekten önce, çatışma olasılığını düşürecek bir caydırıcılık ortamı tesis etmektir.

Bir savunma paktının gerçek değeri, sahip olunan silah sistemlerinin toplamından ibaret değildir. Asıl belirleyici unsur; siyasi irade, askerî kapasite, istihbarat paylaşımı, komuta-kontrol kabiliyeti, lojistik sürdürülebilirlik ve gerektiğinde birlikte hareket edebilme yeteneğinin kurumsallaştırılmasıdır.

Mekke Anlaşması bu açıdan değerlendirildiğinde önemli bir stratejik kapasite ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.

Anlaşmanın herhangi bir ülkeyi ortak düşman veya hasım olarak tanımlamaması, bu belgenin tamamen savunmacı karakterinin güçlü bir göstergesidir.

Bölgesel güvenlikte yeni karşıtlıklar üretmek yerine saldırganlığın maliyetini yükselten, krizlerin yönetilebilirliğini artıran ve barışın korunmasına hizmet eden mekanizmalar geliştirmek daha rasyonel bir yaklaşımdır. Bu nedenle anlaşmanın bölgesel caydırıcılığı güçlendirme potansiyelini özellikle önemsemek gerekir.

Kademeli askerî iş birliği bu açıdan son derece değerlidir. Komuta yeri ve arazi tatbikatlarından başlayarak kara, deniz, hava, hava savunma ve insansız sistemlerin katılımıyla müşterek tatbikatlara geçilmesi üç ülkenin gerçek bir ortak harekât kapasitesi geliştirmesine imkân sağlayacaktır.

Modern savaş ortamında başarı farklı kuvvet unsurlarının ve teknolojik sistemlerin aynı harekât konsepti içerisinde eşgüdümlü biçimde kullanılmasına bağlıdır.

Tatbikatlar da bu uyumun sınandığı, eksikliklerin görüldüğü ve elde edilen tecrübelerin doktrin, eğitim ve planlama süreçlerine aktarıldığı stratejik laboratuvarlardır.

Anlaşmanın savunma sanayii boyutu ise uzun vadede çok daha dönüştürücü sonuçlar doğurabilir. Günümüz güvenlik ortamında stratejik güç; platform sayısı, kritik teknolojilere erişim, teknoloji geliştirme, üretim kapasitesi ve tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliğiyle ölçülmektedir. Ortak geliştirme ve üretim, teknoloji iş birliği, bakım ve lojistik desteğin kurumsallaştırılması üç ülkenin stratejik özerkliğini güçlendirebilir.

İnsansız ve otonom sistemler, elektronik harp ve yapay zekâ destekli kabiliyetlerin öncelikli iş birliği alanları arasında bulunması da anlaşmanın geleceğin savaş teknolojilerini dikkate aldığını göstermektedir.

Önümüzdeki dönemde askerî üstünlüğü tank, uçak veya gemi sayısı ile birlikte sensör ağları, veri işleme kapasitesi, yapay zekâ destekli karar sistemleri, insansız platformlar, elektronik harp ve dijital komuta-kontrol altyapısı belirleyecektir.

Türkiye’nin savunma sanayii ve özellikle insansız sistemlerdeki birikimi, Pakistan’ın askerî kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik imkânlarıyla birleştiğinde önemli bir sinerji ortaya çıkabilir.

Türkiye açısından anlaşmanın önemi ülkenin jeopolitik konumuyla doğrudan bağlantılıdır. Bu coğrafya Avrupa, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Asya arasında stratejik bir kavşak niteliğindedir.

Enerji yollarının, deniz ulaşım hatlarının ve ticaret güzergâhlarının güvenliği doğrudan stratejik çıkarlarımız arasındadır. Pakistan ve Suudi Arabistan ile geliştirilecek kurumsal güvenlik iş birliği Türkiye’nin geniş coğrafyadaki stratejik hareket alanını güçlendirecektir.

Bu çerçevede Kızıldeniz ve Babülmendep meselesi de özel önem taşımaktadır. Babülmendep, küresel ticaret ve enerji taşımacılığı açısından kritik bir deniz geçididir.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın davetiyle Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu çalışmalarına katılması, Mekke Anlaşması’nın daha geniş bir bölgesel güvenlik perspektifi içinde değerlendirilmesini gerektirmektedir. Deniz yollarının güvenliği, bölgesel istikrarın yanı sıra uluslararası ticaretin ve enerji arzının sürdürülebilirliği açısından da hayati önemdedir.

Anlaşmanın NATO’ya alternatif veya rakip olarak tanımlanmaması...